31 Ekim 2010 Pazar

I wanna hold your hand!


Başlığın türkçesini de buraya yazayım:Elini tutmak istiyorum! Aslında size bugün bahsedeceğim yapım hakkında tek cümle kur deseler,bunu koyarım önlerine.Sözkonusu olan yapım belki de Lost,Fringe gibi milyonları peşinden sürükleyen bir fenomen değil,çünkü 2 sezonda bitti ve final bölümü de biraz havada kaldı.Amerikan ABC kanalından nefret etmemin tek sebebi de verdikleri bu karar olsa gerek.
Hiç Pushing Daisies gibi bir dizi bitirilir mi? Efendim bilenler bilir,Türkiye'nin tartışmasız en iyi televizyon kanallarından olan CNBC-E de bu diziyi yayınladı.Takip etmiş olanlar ordan etmiş,üzerine netten izlemiş,yetinmeyip benim gibi çıkan 2 sezonun da dvd'lerini almıştır.Ben öyle yaptım en azından.Hiç çekinmeden hayatımda izlediğim en güzel dizi diyebileceğim bir yapımdır bu.Evet elbette ki Seinfeld,Lost,The Sopranos gibi birçok fenomen diziyi gördü beyaz cam,ama bence Pushing Daisies,konusu,kullandığı mekanlar,kostümler ve başarılı casting'i ile bir fenomendir.Yani izleyici kitlesi için bu böyledir tabii.2 sezonda bitti diye yapımı kalitesiz sanmayalım ayrıca,3 tane Golden Globe adaylığı bulunan bir dizi için yapım başarısızlığı diyemeyiz bence.Ah şu reyting kavgası yok mu..
Peki nedir bu Pushing Daisies? Şimdi efendim bu dizi,izleyenler onu da bilir,Heroes'un fikir babası Bryan Fuller'ın elinden çıkma.Bryan Fuller,geliştirdiği fikirleri ekrana uyarlayıp yönetmen koltuğuna da oturuyor bazı bölümlerde.Onun yapımcılığını yaptığı dizilerin arasında Wonderfalls,Dead Like Me ve Star Trek:Voyager gibi birçok iyi yapım bulunuyor.
Pushing Daisies ise bir modern zaman klasiği,ve bence bir star trek geek'inin çektiği düşünülürse,hayli romantik ve şaşırtıcı.Öncelikle kadrodan biraz bahsetmek isterim.Hikayenin başkahramanı Ned-The Piemaker rolünde Lee Pace'i izliyoruz.Onun ebedi aşkı Charlotte Charles'ı Anna Friel,Ned'e platonik olarak yoğun duygular besleyen garson Olive Snook'u ise Kristin Chenoweth canlandırıyor.Part time turtacı,part time özel dedektif olarak çalışan Ned'imizin iş arkadaşı Emerson Cod rolünde ise çok ama çok sevdiğim bir diğer adamı,Chi McBride'ı izliyoruz.Boston Public'den beri hayranım kendisine.Charlotte'un evden çıkma fobili,panik atak halaları Lily ve Vivian Charles'ı ise Swoosie Kurtz ve Ellen Greene canlandırıyor.Tabii ki Ned'in sadık köpeği,bal renkli retriewer Digby'i de unutmayalım.Hikayenin kemik kadrosu bu isimlerden oluşuyor.
Peki bu dizi ne anlatıyor? Şöyle ki,Ned adlı gencimiz henüz çok küçükken keşfettiği ve bir yetenek mi yoksa lanet mi olduğuna hala karar veremediği bir özelliği ile boğuşmaktadır.Ölen bir canlıya bir kez dokunduğunda ölü canlanmakta,ama Ned ona bir kez daha dokunduğunda ebediyen ölmektedir.Ayrıca Ned dirilttiği bir ölüye 1 dakika içinde tekrar dokunmazsa,onun yerine bir başkası ölür ve Ned onu dokunarak diriltemez.Bir gün bu özelliğini yanlışlıkla kullandığında yolu dedektif Emerson Cod ile kesişir ve ikili arkadaş ve ortak olurlar.Ned küçüklüğünde beyin kanaması geçirerek ölen annesini diriltmiş ve karşılığında çocukluk aşkı Charlotte'un babası ölmüştür.Bu olaydan sonra bir daha hiç görüşmezler ama bir gün yolları bir cenaze haberiyle kesişir.Charlotte yani Chuck,bir yolcu gemisinde boğularak öldürülmüştür.Bu cinayeti inceleyen Ned kalbine yenik düşer ve dirilttiği Chuck'a bir daha dokunmaz ki gitmesin.Ama bu durumu Chuck'ın yas tutan halalarından ve Ned'in turta evi'nin aşık garsonu Olive'den saklarlar.Çünkü bu durumun açığa çıkması Ned'in incelenecek bir deneğe dönüşmesi demektir..Sonrasında ise Ned,Chuck ve Emerson dedektiflik maceralarına -kendi hayat eksenlerinde dönen bölümlerle birlikte olarak-devam ederler.
Dizinin konusu bu.Fakat tabii ki anlatım Ned ile Chuck'ın çocukluk günlerine,aşkına karşılık bulamayan Olive'in müzikle dolu isyanlarına,Chuck'ın halalarının su balesi yaptıkları günlere ve Emerson'un aile sırlarına da dokunarak ve hep yeni kalarak ilerliyor.Zaten oyunculuklar muazzam,her bir karakteri başka bir yapımda düşünemüyorsunuz.Müzikler,mekan ve anlatıcının sesi de çok iyi.Ama bence dizinin değiştirdiği,günümüzde dokunmakla eş tutulan,ten temasının birincil kriter olarak sunulduğu aşk olgusunu 50'li yıllara taşıyarak bize gösterdiği şey.Ned ile Chuck öyle bir çift ki birbirlerine sadece eldivenlerle,arıcı kıyafetleriyle,streç film parçalarıyla dokunabiliyorlar.Birbirlerine sarılmak istediklerinde kendilerine sarılıyor,elele tutuşmak istediklerinde yine kendi ellerini tutuyorlar.Bu hem çok acıklı,hem de çok sevimli bir durum.Öyle güzel ki,temas edemeden sevmeyi iş edinmiş olan bu karakterlere siz de derin bir sevgi duyuyorsunuz.
Peki bu kadar orjinal bir konuyla nasıl 2 sezonda bitti? Reyting kavgası diyorum ben.Reytingler maliyeti çıkaramadı ve dizi bitti.Ama iki sezonun da dvd'leri çıktı.Kutu tasarımları muhteşem ve ekstralar da gayet doyurucu.Eğer dizilerdeki tekdüzelikten yakınıyor ve farklı birşeyler arıyorsanız,Pushing daisies tam size göre.

Ps:-Herşey tamam da,başlık ne alaka diyorsanız,o dizinin tanıtım müziğinden alınmadır.The Beatles-I wanna hold your hand.Dinlemek isteyenler için gelsin: http://fizy.com/#s/1d7f35
     -Dizinin imdb sayfası için: http://www.imdb.com/title/tt0925266/ puana dikkat! 10 üzerinden 8.6 :)

29 Ekim 2010 Cuma

29 Ekim.

Teatral başlıklar,yazılacak güzel sözler,methiyeler bol.Yazan yazmış,beğenen beğenmiş zaten.Benim bu gün için yazabileceğim tek şey yürekten bir temenni.Hep birlikte,nice 29 Ekim'lere.Bu ülkeyi buralara getiren Ata'ya,onun ardından aç,yorgun,yaralı ama inançlı bir şekilde ilerleyen ve bir devrin yıkıntılarından şafağı getiren,karanlık zamanların aydınlık savaşçılarına selam olsun.İyi ki sizin torunlarınız olduk biz.
Ve bugün için Google'ın özel olarak tasarladığı logosunu takdim etmekten onur ve gurur duyarım.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Once upon a time,there were cute guys hangin' around.



Ben aslında bu post'u çok farklı düşünmüştüm.Yeni bitirdiğim ve henüz okumaya başlamayıp da deli gibi merak ettiğim kitaplardan bahsedecektim sizlere.Ta ki bu akşama,arkadaşımla Cevahir Notebook'da kalem aranırken duyduğum o sese kadar: "every little thing i do,never seems enough for you.." diye gidiyordu şarkı.Bir saniye dedim,ben bunu bir yerden hatırlıyorum.Tam da o anda dank etti o şarkıyı nereden hatırladığım.Yaşlı sayılmam ama,ergenliğimi geride bırakalı yıllar oldu tabii.Bu şarkının sahipleri de benim ergenlik yıllarımda benim gibi birçok arkadaşımın ezbere bildiği şarkıları söylüyorlardı.Hatırlarsınız belki;
N'sync.
Hatırladınız mı? Mutlaka hatırlamışsınızdır (: 90'ların ortalarından başlayıp 2000'lerin ortalarına kadar dünyaı kasıp kavurmuş bir fenomenin temsilcilerinden sadece biri N'sync.Biz o fenomene ise halk arasında "Boyband Devri" diyebiliriz.Kimilerine göre müzikal açıdan fetret devri fakat pazarlama politikaları açısından altın çağ diye adlandırılan o dönem.Bugün o şarkıyı tekrar dinleyip mağaza içinde küçük bir nostalji yaşamışken,bence beehive ve takipçileri de bu güzellikleri hatırlamalı dedim ve oturdum masama,inandım yazıyorum işte sizlere.
Ben "güzelliklerle dolu" olarak adlandırıyorum o dönemi,çünkü pop geri dönmüştü,boyband'ler her yerdeydi ve temiz yüzleri,iyi hazırlanmış koreografileri ve aşk acısı çeke çeke insanı dansettiren şarkı sözleriyle bezeli melodileriyle beni ve benim yaşımdaki gençleri kendilerine hayran bırakmayı başardılar.İnkar etmiyorum,hatta şimdiki genç popülasyonun başındaki "Justin Bieber" hede hödösünü gördükten sonra boyband'leri dinlemiş olmaktan da gurur duyuyorum aslında.Aşk ilişkileri üzerine yazılıp söylenen şarkılarını en azından 20'li yaşların başında çalıp söyledi bu adamlar,bizim şimdiki Bieber Boy,bunu henüz 15 yaşındayken yapıyor.Korkutucu.
Şimdi,madem başladık;o zaman benim ve benim gibi birçok arkadaşımın dinlediği (inkar etmeyin lütfen,kaçınız 12 yaşındayken Coldplay dinliyordu?) şu Boyband'lerin önemli temsilcilerini kısaca analiz edip hatırlayalım.

Backstreet Boys:Take That ve New Kids On The Block adlı grupların (ki ben bu iki grubu da pek dinlemediğimden,yorum yapmıyorum) dağılmasından sonra popüler kültürün bağrına bastığı,"boyband" fenomenini başlatan grup budur bence.1993 yılında kurulan ve günümüze kadar gelen bir oluşum.Brian Littrell,Nick Carter,Howie Dorough,A.J. McLean ve Kevin Richardson adlı 5 kişiden oluşan grup "Everybody" albümüyle 97'de bir patladı,pir patladı.Şimdilerde yollarına 4 kişi olarak (Kevin Richardson gruptan 2006 Haziran'da ayrıldığını açıkladı) devam ediyorlar.Kendi şahsıma benim en çok tuttuğum albümleri "Millenium" olmuştur.
Soldan sağa:Brian Litrell,Howie Dorough,Nick Carter,Kevin Richardson ve A.J. McLean       

N'sync:Benim favorim.Backstreet boys'un en büyük rakibi,ayrıca bir boyband'den çıkmış ve milyonlara ulaşabilmiş olan bir adamı da bünyesinde barındırmasıyla ünlü.Justin Timberlake'den bahsediyorum elbette.Justin Timberlake, JC Chasez,Joey Fatone,Chris Kirkpatrick ve Lance Bass adlı 5 gençten oluşan grup şimdilerde faaliyette değil.Dağıldılar ve içlerinden sadece Justin Timberlake kariyerini sürdürüyor.Hem de ne sürdürmek,müzikten sinemaya,yapımcılıktan moda tasarımcılığına kadar her sektörde imzası bulunan Timberlake,dünyanın en çok kazanan pop şarkıcılarından biri olarak gösteriliyor.Şahsen bu grubun en sevdiğim albümü de "No Strings Attached" 'di evet, Bye Bye Bye diye bir şarkıları vardı üf,ne dinlemiştim yahu(:
ps:hala faaliyette olan tek N'sync fan sitesi,güncel haberlerle yoluna hala devam ediyor.Ne diyelim,hayli istikrarlı bir gidişat.Bir göz atmak isteyenler için gelsin, http://forevernsyncfans.com/ 
Soldan Sağa:JC Chasez,Chris Kirkpatrick,Justin Timberlake,Joey Fatone,Lance Bass.

Şimdi,arada Amerika'daki kimi muhitlerden fırlamış daha birçok boyband var eminim,ama o kadar fazlalar ve N'sync ve Backstreet Boys gibi geniş kitlelere ulaşabilenleri o kadar az ki,ben bu furyanın İngiltere ayağına gönül rahatlığıyla geçiyorum.
İlk olarak tabii ki de Take That Avrupa'nın tozunu attıran gruptur denebilir,ama dediğim gibi ben onlara göre biraz küçük kalıyorum o yüzden yine dinlediğim gruplar üzerinden yaptığım analize devam ediyorum.

Boyzone:İngiltere'nin çok sevdiği İrlanda'lı parlak çocuklar.1993'te 5 kişi olarak başladıkları müzik hayatlarına bugün 4 kişi olarak devam ediyorlar.Beşinci üye Stephen Gately 10 Ekim 2009 tarihinde yaşamını yitirdi.Grubun son çalışmaları "Brother" 2009-2010 yılları arasında piyasaya sürülen single'larla devam etti.2011 yılında İrlanda ve İngiltere'de tura çıkacaklar,ve yeni albümleri de yolda.Benim en çok sevdiğim şarkıları Everyday i love you olsa gerek,bugün bile dinlerim,bıkmam.

Westlife:"Uptown Girl" 'ü hatırlar mısınız? Claudia Schiffer'ın sarı saçlarını savura savura arz-ı endam eylediği klibin sahipleri Westlife'dan başkası değildi işte.Yine İrlanda'dan çıkma,yine Birleşik Krallık'ın tamamını sallayan bir grup.1998'de başladıkları müzik hayatlarına hala devam ediyorlar.Nicky Byrne,Kian Egan,Mark Feehily,Shane Filan ve Brian McFadden'dan oluşan grup müzik hayatlarına 4 kişi olarak devam ediyor.Brian McFadden 2004 yılında gruptan ayrıldığını açıkladı.Eğer dinlemediyseniz "Flying Without Wings" isimli şarkılarını dinleyin derim,vokaller muazzam.

Blue:Bu kısımda lise arkadaşım Tuğçe'nin adını özellikle anmak isterim,artık kendisi beni ne yapar bilmiyorum da Blue,bizim favorimizdi.Albümlerinin hepsini almış,bütün şarkılarını ezberlemiştik.İngilizce hazırlık sınıfı okurken bunların patlamalarının bir etkisi de vardı elbet:) "Ne diyorlar acaba?" diye şarkı sözlerini didik didik ederek az kelime öğrenmemiştik.Simon Webbe,Lee Ryan,Duncan James ve Anthony Costa'dan oluşan grup,boybandlerin yıldızının sönmeye başladığı tarihlerde,2001'de kuruldu ve 2005'de dağıldı.Sonrasında ise 2009 yılında tekrar toplandılar ve müzik hayatlarını hala devam ettiriyorlar.İlk albümleri "All Rise" her daim favorimdir.

A5:Ben açıkçası bu grubun adının bu olduğundan bile emin değilim ama sanırım böyle bir grup vardı.Hatta üyelerinden biri Türk'tü diye hatırlıyorum ama affınızı rica edeceğim,unutmuşum artık:)

O-Town:2000'li yıllarda,Backstreet Boys ve N'sync'i pazarlayan adam olan yapımcı Lou Perlman'ın,MTV için hazırlanan Making The Band adlı programdan çıkan yarışmacılarla kurduğu bir grup.Orlando,Amerika'da kuruldu ve 2003 yılında dağıldı.Liquid Dreams diye bir şarkıları vardı garip ötesi,hatırlıyorum:)

Bu saydıklarım arasında belki çok daha fazla grup müzik dünyasına giriş-çıkış yapmıştır ama,benim bildiğim kadarıyla en ünlüleri bunlar.Yani son iki grubu ben zihnimi çok zorlayıp hatırladım ama,90'ların sonlarında ve 2000'li yılların başlarında ortaokullu-liseli olmuş arkadaşlarım geri kalan isimleri mutlaka hatırlayacaklardır.Bunların yanında Britney Spears,Christina Aguilera,Jessica Simpson,Mandy Moore gibi pazarlama harikaları genç bayan şarkıcılar da çıkmadı mı,elbette çıktılar.Ancak hepsi aktif müzik yaşantılarına devam ettiklerinden,onlar eski kategorisine girmiyor sanırım.Mazinin tozlu raflarında yer almayı reddettiler.Fakat boyband'ler, pop müziğin altın çağını yaşattılar ve geldikleri hızla gittiler.Kimsenin ne olduğunu tam olarak anladığını sanmıyorum.Ayrıca her ne olursa olsun,şimdiki gençlerin dinlediği çoğu müzik grubundan daha sağlam müzik yaptılar ve daha parlak bir imaj çizdiler.Veya yapımcıları onlar için bunları yaptı denebilir.Olsun.Yakın müzik tarihinin temiz aile çocuklarına bir selam olsun bu post da.Eskidiler evet,ama bence artık dinlemesek de değerlerini yitirmediler.Ben yine de,bugün bir şarkılarını dinleyip maziye dalacağım sanırım,sizi bilemem:) Lise yıllığımı bile aldım elime bildiğiniz gibi değil:) Herkese bol müzikli ve iyi geceler.

PS:Dinlemek isteyenler için N'sync'ten gelsin,"It's Gonna Be Me" :) http://fizy.com/#s/1mxawy

24 Ekim 2010 Pazar

trendus blog ödülleri!


Sevgili dostlarım,bir medeni cesaret örneği göstererek henüz yeni başladığım blog kariyerimi bir yarışma ile taçlandırmaya karar verdim. http://www.trendus.com/ adlı sitenin düzenlediği "2010 Blog Ödülleri" yarışmasına katılım göstermiş durumdayım.Blog çok yeni,zaten adaylığım da aktif değil henüz.Olursa da kazanır mıyım bilmem ama,oylarınızı kullanırsanız çok mutlu olurum.http://www.trendus.com/blog-odulleri-2010-yarismacilar

23 Ekim 2010 Cumartesi

A quoi ca sert l'amour? (:


Bugün dinlediğim bir güzel şarkıyı daha paylaşmak isterim burada.Söz ve müziği Michel Emer'e ait,Edith Piaf ve Théo Sarapo'nun seslendirdiği a quoi ça sert l'amour? isimli şarkı.Türkçe,aşk ne işe yarar? diyor bizlere.Sözlerini de yolluyorum,kaydını da video olarak ekliyorum zaten.Bu kadar şirin bir klip daha olamazmış ayrıca(:

A quoi ça sert, l’amour?


On raconte toujours

Des histoires insensées

A quoi ça sert d’aimer?

L’amour ne s’explique pas!

C’est une chose comme ça!

Qui vient on ne sait d’où

Et vous prend tout à coup.

Moi, j’ai entendu dire

Que l’amour fait souffrir,

Que l’amour fait pleurer,

A quoi ça sert d’aimer?

L’amour, ça sert à quoi?

A nous donner d’la joie

Avec des larmes aux yeux…

C’est triste et merveilleux!

Pourtant on dit souvent

Que l’amour est décevant

Qu’il y a un sur deux

Qui n’est jamais heureux…

Même quand on l’a perdu

L’amour qu’on a connu

Vous laisse un gout de miel -

L’amour c’est éternel!

Tout ça c’est très joli,

Mais quand tout est fini

Il ne vous reste rien

Qu’un immense chagrin…

Tout ce qui maintenant

Te semble déchirant

Demain, sera pour toi

Un souvenir de joie!

En somme, si j’ai compris,

Sans amour dans la vie,

Sans ses joies, ses chagrins,

On a vécu pour rien?

Mais oui! Regarde-moi!

A chaque fois j’y crois!

Et j’y croirait toujours…

Ça sert à ça l’amour!

Mais toi, tu es le dernier!

Mais toi’ tu es le premier!

Avant toi y avait rien

Avec toi je suis bien

C’est toi que je voulais!

C’est toi qu’il me fallait!

Toi que j’aimerais toujours…

Ça sert à ça l’amour!



ps:şarkı sözleri için kaynak http://lyricstranslate.com/tr/Edith-Piaf-quoi-ca-sert-lamour-lyrics.html

Beelzebubs on The Sing Off

Bu adamları izleyin,dinleyin bence.Amerika'nın Tufts Üniversitesi'nden çıktılar,ülkece izlenen bir yarışma olan "The Sing Off" da final için yarıştılar ve başka bir gruba -bence haksızlık edildi- kaybettiler.Tufts Üniversitesi all male acapella grubu "The Beelzebubs" 'ı sizinle tanıştırmaktan gurur duyarım.Bu arada bakıp düşünmek de gerekiyor,bizler okullarımızda sanat ve bilim hariç her türlü alakasız nesneyi ve konuyu malzeme haline getirmiş bir yeni nesil üniversite gençliğiyle boğuşurken,adamlar nerelerdeler ve neler yapıyorlar.Düşünüp gıpta etmemek elde değil.

14 Ekim 2010 Perşembe

Film uyarlaması vs. Kitap:İkilem.

Selam sana,edebiyat dünyası ile sinema endüstrisinin ortak olamayan paydası! Sanat dünyasının en ateşli tartışmalarına ev sahipliği yapan bir konu başlığı seçtim dostlarım.Ama tesadüf değil,çünkü bir hafta önce okuyup bitirdiğim Eat,Pray,Love (Ye,Dua et,Sev) adlı kitap aynı hafta cuma günü film olarak vizyona girince ben de ikilemin tam ortasına düştüm.Filmi izlesem mi,izlemesem mi?
Bu ikileme düşen ilk insan değilim,muhtemelen son da olmayacağım.Ama itiraf etmek gerekir ki kitabını okuduğunuz bir eser filme alındığında onu gidip izlemek,iki uçlu bir durum yaratıyor.Birincisi "adam yapmış!" deyip hayran kalıyorsunuz,ikincisi de yönetmene de o kitabın uyarlanmasına izin veren yazara da lanet edip salonu terk ediyorsunuz.Ben izlediğim edebiyat uyarlamalarının çoğunu beğendim,ama hiç sevmediklerim de oldu elbet.
Edebiyat uyarlamaları film endüstrisi içerisindeki en riskli kumarlardan biri ve bunu genellikle Hollywood oynuyor.2000'li yıllarla birlikte orjinallikten yoksun senaryoların piyasayı domine edip gişe gelirlerini alaşağı etmesiyle yapımcılar özgünlüğün ve yeteneğin sınırının olmadığı edebiyat dünyasını hedef belirlediler ve tabir-i caizse,başyapıt dediğimiz eserlerin üzerlerinde atmaca gibi dolanmaya başladılar.
2000'li yılların edebiyat uyarlamalarına -bence 21. yüzyıl'ın en muhteşem uyarlamasıdır- The Lord Of The Rings-Yüzüklerin Efendisi serisiyle başlayarak şöyle bir bakalım.Bence uyarlama mantığını bu kadar popüler hale getiren de bu üçlemedir zaten.Muhteşem oyunculuklar,muhteşem kostümler ve çekim mekanları,Peter Jackson'ın kitabı hiçesaymayan vizyonu ve tabi ki anahtar olgu:senaryosu.Filmlerin vizyona girdiği senelerde sürekli Oscar adayı olup bunları almasının nedenleri aleni.Fakat maalesef ki her film böyle olacak diye bir yargı yok.Uyarlama hakikaten çok geniş bir kategori olduğundan değerlendirmeme izlediğim filmler üzerinden devam etmek istiyorum.The Lord Of The Rings üçlemesinden sonra ise aynı yılların en sağlam edebiyat uyarlamalarının başında bence Clint Eastwood'un The Mystic River'ı geliyor.Sean Penn,Tim Robbins  ve Kevin Bacon üçlüsü bu filmde resmen döktürmüştü,ama Dennis Lehane'in romanını okumadığım için eserle filmi karşılaştırmayacağım.
Bundan sonra hatırladıklarım arasında yine bir dönem filmi var,o da Master and Commander:The far side or the world.Russell Crowe'dan ziyade bir Paul Bettany hayranıyımdır,o yüzden bu filmi de beğendim.Yazar Patrick Obrian'ın Aubrey-Maturin Maceraları adlı 20 ciltlik serisinin ilk cildinden uyarlanan yapımın imdb puanı da beni haksız çıkarmıyor. (7.5)
David Benioff'ın aynı adlı romanından The 25th Hour da Edward Norton'ın sürüklediği başarılı bir Spike Lee yapımı.Edward Norton'ın bu filmdeki ayna karşısı monoloğu,Taxi Driver'da Robert De Niro'nun monoloğuyla karşılaştırılıyor,belirteyim.
Michael Cunningham'ın kitabından uyarlanan The Hours da başrol oyuncuları (Meryl Streep,Nicole Kidman,Julianne Moore) ve senaryosuyla bir diğer güzel yapım.Ayrıca kitabın 1999 Pulitzer Ödülü'nü aldığını ekleyelim.
Tabii ki bu filmlerin arasına Harry Potter serisini sokmamak eserlere hakaret olur ama bence serinin tamamı yüz akı olmadığından,ve 8 tane film sözkonusu olduğundan detaylı eleştiriye burada girmiyorum.
Yine fantastik edebiyat uyarlamaları olan Narnia serisi,Altın Pusula,Percy ve Olimposlular ve son zamanların şahı,teenage edebiyatının parlayan yıldızı Alacakaranlık serisini de unutmamak gerekir.Bu filmlerin hepsini izlediğimden ve hiçbirini kalburüstü bulmadığımdan eleştirmek gereksiz olur.Gişe başarısı için çekildiler ve başrol oyuncularıyla yapımcılarının ceplerini fazlasıyla doldurarak görevlerini tamamlamış oldular bence.
Bunun dışında unutmadan eklemek istediğim iki film daha var ki onlardan biri Fernando Meirelles'in çok sevdiğim yazar Jose Saramago'nun Körlük adlı kitabından uyarladığı filmdi ki bence kitabı çok daha güzel,ikincisi de Ian McEwan'ın aynı adlı romanından uyarlanan Kefaret.Bence iki yapım da kitaplarının dili yüzünden biraz haksızlığa uğradı çünkü iki yazarın da yazım dilleri muazzam.İki film de kötü değillerdi bana göre.
Kitabından dahi güzel olan yapım yok mudur?Vardır elbet.Bana göre de Jason Bourne serisi,Robert Ludlum'ın komplo teorilerini Doug Liman ve Paul Greengrass'ın gözlerinden,Matt Damon gibi bir adamı süper ajan Bourne rolüne büründürerek çekilen 3 film,bence kitaplarını aratmayacak cinsten iyi yapımlardı.
İşte 2000'li yılları baz alarak gittiğim bir edebiyat-beyazperde eleştirisi.Geri gidersek sinemada edebiyatın aktif rolü çok çok eskilere dayanıyor ve pek çok muhteşem eser barındırıyor ama benim sinema bilgim yeterli değil,ve çok fazla film var.Filmleri anlatırken vizyon tarihi sıralamasına göre değil de,kendime göre serbest bir dağılımla yazdım,o yüzden yıllara bakıp da şaşırmayın.Bu filmlerden başka uyarlamalar da olabilir ama izlediklerimi hatırladığım kadarıyla sizlere aktardım.Unuttuklarım varsa affola.Edebiyat ve sinema birbirlerini besleyen türden sektörler ve en önemlisi ikisi de birer sanat dalı.Hak ettikleri saygıyı gördükleri ve ticari kaygılara düşülmeden işlendikleri sürece edebiyat dünyası muhteşem filmlerin senaryolarını barındırıyor ve izleyici-okuyucu artık hangisinin daha güzel olduğuna karar veremiyor.Bence en iyisi bu pozitif yönlü ikilem.Aksi ise sadece eleştirmenlerin kalemlerini yoruyor ve izleyicilerin zamanını alıyor.
Bu arada;Eat,Pray,Love'ın filmine gidenlerden önerilerini bekliyorum:) Gitsem mi gitmesem mi? Sizce kitabı mı daha güzel,yoksa filmi mi? Sizin de izlediğiniz ve güzel bulduğunuz filmler var mı? Yorum olarak ekleyebilirsiniz.Hepinize bol kitaplı ve bol sinemalı güzel günler dilerim.


Not:Evet biraz fazla geç farkına vardım ama,çizgi roman uyarlamalarına değinmeyi unutmuşum.Benim gibi sadık bir hayran için fazlasıyla fevri bir hareket oldu bu.Bence Ang Lee'nin Hulk'ı,Christopher Nolan'ın Batman uyarlamaları ve tabii ki Hugo Ödülünü alan ilk ve tek grafik çizgi romandan aynı adla uyarlanan Watchmen,bu kulvarın en güçlü isimleridir.Hepsine selam olsun,umalım ki süper kahraman hikayeleri Joel Schumacher'den uzak olsun.(Batman and Robin'deki fiyaskoyu hatırlayın lütfen!)

5 Ekim 2010 Salı

All that jazz!

Ne şovdu ama!
Gidenlerin hepsine sorun,size böyle söyleyeceklerdir.
Küçük ama müthiş organize bir ekip,enfes bir orkestra ve muhteşem şarkılarla bezeli,iki buçuk saatlik bir görsel şölen!
Mamma mia kadar masum değil,kimseye gül bahçesi vaadetmeyenlerin şehri Chicago'da hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Ancak emin olabildiğimiz bir gerçek varsa,o da harcanılan paraya/zamana kesinlikle ihanet etmeyen bir şovla karşı karşıya olduğumuz.
Adı da "Chicago!"
Efendim,yaklaşık ik hafta kadar önce bu müzikale gideceğimiz kesinleştiğinde ben ve arkadaşlarım 2 Ekim Cumartesi akşamını bekledik durduk.Filmini izleyenler veya Broadway'de şovun başladığı yerde bu deneyimi yaşamış olanlar bilir,bu şov beklenenin ötesini vaat ediyor.Fakat yine de söyleyeyim,ben bu kadarını beklemiyordum.
Bir kere şova tam vaktinde başladılar,Grammy,Tony gibi organizasyonların ödülleriyle taçlanmış bir ekip için bence bu müthiş bir alçakgönüllülük.Kimlerin,nerelerde kaç dakika sahneye çıkmasını beklemiş,a
lkışla ıslıkla tepki göstermeyi normal sayan bir kitleye büyük bir jestti.
Giriş şarkıları tabii ki de hepimizin aşina olduğu All That Jazz idi.Muhteşem bir şovla söylediler.Dansçılar zaten çok formdalar.Sonrasında kadın mahkumların neden hapishaneye düştüklerini anlatan "O bunu hak etmişti" diye aralıksız bağırdıkları bir bölüm geldi.Sonra da asıl kahraman Roxie devreye girdi.All that jazz'in sonunda aşığını vuran ve suçu kocası Amos'un üzerine atsa da yakayı ele veren Roxie hapishaneye düştü ve olaylar gelişti..
Açıkçası sonlarında doğru Roxie'nin hayallerini anlattığı bir bölüm vardı ki işte o kısımda ben biraz uyuma eğilimine girdim.Cumartesi kurstan çıkıp müzikale gitmenin yorgunluğu o kısımda kendini gösterince de kuzenimin uyarı niteliğindeki dürtmelerine maruz kaldım.Ama sonrasında hareketlendiler ve öyle de bitirdiler.Filmi izlememiş veya müzikali henüz görmemiş arkadaşlar vardır diye pek detaya girmiyorum.Ama orkestranın şov boyunca gösterdiği performans da muhteşemdi onu ekleyeyim.Oyuncular gibi şovun bir parçası hepsi,enstürmanlarını çalarken onların rollerine ortak oluyor gibiler.Gerçekten muhteşem.
Yalnız bir handikap var ki o da Maslak TİM'in kendisi.Çıkışta seçici taksici amcalarımız yüzünden taksi bulamadık ve dönüşümüz problem oldu.Gideceklerin arabayla gitmelerini öneririm buralardan.
Bence gidin ve izleyin bu şovu arkadaşlar.Evet biletler biraz pahalı ama katılım az olduğundan balkon biletliler aşağıya iniyor,aşağıdakiler de önlere geçiyor.En ön sırayı 400TL'den satan organizatörlere inat,siz de bu yöntemi uygulayabilirsiniz.Parayı sokaktan toplamıyoruz sonuçta.Ama verdiğim paranın karşılığını alarak eğlenmek istiyorum derseniz,Chicago sizin için birebir.

1 Ekim 2010 Cuma

Velvet Revolution.

Devrimci tasarımcı diyorum ben ona.Marc Jacobs,yani Louis Vuitton'ın,Marc by Marc Jacobs'ın ve Lola,Bang ve Daisy gibi akılda kalan kadın ve erkek kokularının tasarımcısı,bayıldığım parfümü Lola'yı kadifelere bürümüş.Perşembe akşamı Kanyon'da dolanırken Douglas'ta rastladım kendisine.Kadifeden çiçeği ve zarif şişesiyle her zamanki gibi,çok güzeldi.Gerçi ben çiçeği plastik de olsa seviyorum ama,kadife de ayrı güzel,kış günlerinde içimizi ısıtacak gibi.Lola'yı denemediyseniz mutlaka deneyin derim,bence muhteşem.Henüz edinemedim ama,uygun fiyatlı bir yolunu bulabilirsem beklemeyi kesinlikle düşünmüyorum.Tori Amos'ın "Velvet Revolution" şarkısını da bugünün şarkısı ilan ediyorum,haydi bakalım.